Kılıçdaroğlu ve İnce'ye kumpas kuran CHP Genel Merkezi'ndeki Ekip

“Hareketin” içindeki 'Asıl Kadro - Klik' radikallerle işbirliği yaptı

Kılıçdaroğlu ve İnce'ye kumpas kuran CHP Genel Merkezi'ndeki Ekip
26 Kasım 2019 Salı 00:00

Herkesin dikkatini çekmiştir zannediyorum…Ne zaman özneleri belli olmayan bir vaka meydana gelse, televizyonları dolduran hemen herkes “Bu işten kim fayda sağlar ona bakmak lazım!” cümlesini pek bir bol keseden kullanıyor. Mahir Kaynak’ın popülerleştirdiği bu cümle o kadar yaygınlaştı ki şimdilerde her mesele aynı cümleyle açılıyor: “Kim fayda sağlar?”

Kulağa kesin sonuca ulaştıracak kilit bir soru gibi görünse de başlangıçta, bir noktadan sonra “Fayda nedir? Kısa vadede faydalı olan orta ve uzun vadede de aynı sonuçları mı doğurur? Anlık fayda sağlayan herhangi bir olay, taraflardan birinin öngörülemeyen bir eylemi sebebiyle telafisi olmayan zararlara mı sebep olur? Ya da aynı anda birden fazla taraf fayda sağlayabilir mi?” gibi pek çok soruya cevap vermez ne yazık ki bu beylik cümle.


Bu yüzden ben, CHP’li bir siyasinin Saray’ı ziyaret ettiği iddiasını analiz ederken “Bu olaydan kim fayda sağlıyor?” sorusunu sormayacağım. Bunun yerine dünyanın, Türkiye’nin ve Türkiye’deki siyasi partilerin konumlanmalarına bakarak aslında neler olduğunu, kulislerde nelerin konuşulduğunu ve farklı fikirlerden siyasetçilerin neleri, nasıl yorumladıklarını dilim döndüğünce derleyip sizlere aktarmaya çalışacağım.

“Bir millet her nesilde yeniden doğar”
Erdoğan’ın belki de en eski hayali olan Başkanlık sistemi ya da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, zorlu ve uzun bir mücadele döneminden sonra inşa edilince her şeyin bittiğini, artık AK Parti için hiçbir sorunun kalmadığını düşünenler vardı. Ancak bunların arasında tüm sistemi kendisine göre uyarlayan Erdoğan yoktu çünkü kurduğu sistemin gelişmesi ve yaşaması için zamana ihtiyacı olduğunu en iyi kendisi biliyordu. Üstelik Başkanlık Sistemine geçilen dönem Türkiye’nin her anlamda çok sıkıştığı bir dönemdi. Erdoğan bir yandan iç cephede oluşturduğu Cumhur İttifakını genişletmeye uğraşırken dışarıda da, bazılarının eksen kayması olarak yorumladığı şekilde, ABD-Rusya arasında denge kurmaya çalışıyordu. Adeta her şeyin bir diğerine bağlı olduğu bu dönemde, kırılganlıkların her anlamda artmış olması atılacak her hamleyi bir öncekine göre çok daha kritik hale getirmekteydi. İşte tam da bu ortamda; ekonomik, siyasal, sosyal sorunların en yoğun döneminde girilen 31 Mart Yerel Seçimlerinde, büyük bir yenilgi yaşandı ve Erdoğan’ın tüm gayretlerine rağmen Cumhur İttifakı büyükşehirleri kaybetti.

Ne yaptıysa olmamış, kaybetmek üzere olan pek çok liderin yaptığı gibi telaşa kapılarak, Kürt seçmeni ikna edebilmek için mektup krizine varacak kadar pek çok değişik yöntemi denemiş, yine de İstanbul ve Ankara gibi psikolojik sınır kabul edilen büyükşehirler başta olmak üzere pek çok belediyeyi Millet İttifakına elleriyle teslim etmek zorunda kalmıştı.

Ancak bildiğimiz Erdoğan, böylesi bir yenilgiyi kabullenecek ve kenara çekilecek bir politikacı değildi. CHP karşıtlığı üzerinden sürdürdüğü hikayesini ve S-400 ile F-35 arasında sıkışan Sarayını, “Barış Pınarı Harekâtında” olduğu gibi, Batı medyasını bile şaşkınlığa düşürecek kararlar alarak ve dozu artan milliyetçilik söylemleri üzerinden yeniden inşa edecekti.


Böylece yalnızca birkaç ay önce büyük bir mağlubiyet yaşayan AK Parti Genel Başkanı, düşmanlaştırılarak dahi olsa dünya gündemine oturacak ve popülaritesiyle “Ben buradayım” diyecekti. Aslında bu bir meydan okumaydı. Her milletin her nesilde yeniden doğduğunu bilen Erdoğan, kendisiyle doğan bir neslin yanına ikinci bir nesil daha yetiştirmek için mücadeleye devam kararı aldı. Artık kartlarını “Başkanlık Sisteminin gereklilikleri” üzerinden oynayacaktı.

Erdoğan’ın B Planı uygulamaya geçirildi
Parlamenter sistemde CHP karşıtlığı hem çok kolaydı hem de çok işe yarıyordu. Ancak artık %50+1 zorunluluğu olduğuna göre, yeni sistemde bloklar üzerinden siyaset yapmak gerekecekti. Bu yüzden Erdoğan, CHP ve HDP birlikteliğinin karşısına AK Parti ve MHP birlikteliğini oturtacak ve en kısa zamanda erken seçime gidilecekti. Zira yerel seçim mağlubiyetini ve yükselen krizleri bir an önce aşmak ve psikolojik üstünlüğü yeniden ele almak istiyordu Saray. Peki, Sarayın ya da devlet aklının bu hezimetten çıkış projesi nasıl şekillenmişti ve Cumhuriyet Halk Partisi bu stratejide nerede konumlandırılacaktı?

Siyasetin gediklisi olan Erdoğan, tüm siyasi hayatında olduğu gibi, bir kez daha “kendi deneyimine” göre davranmaya karar verdi.

Sonuçta Türkiye’nin siyasi kamplaşmasını bizzat siyasetin içinde öğrenmişti. Halkın köklü korkularını da, ortak hafızasını da, siyasi partilerin köklerini de biliyordu.

Böylece 1980 öncesinde yaşanan “sağ-sol ayrışması” gibi bir bloklaştırmanın kendisine propaganda üstünlüğü sağlayacağını kavraması uzun sürmedi.

Artık kendisini sadece AK Parti Genel Başkanı olarak değil “Cumhur İttifakının Lideri” olarak konumlandırması gerektiğini kendi partilileri anlamasa da o gayet net bir şekilde anlamıştı.

O halde “sağ-sol çatışmasının” şimdiki zamana uyarlanması gibi bir çatışma iklimi yaratmak gerekecekti.

Böylece hem yeni nesil için ihtiyaç duyulan yeni söylemler inşa edilecek hem de Erdoğan, büyük bir propaganda kolaylığına ulaşacaktı. Yapması gerekenin sadece toplumun “sinir uçlarına” dokunacak tartışmaları gündeme getirmek olduğunu biliyordu. Saray, yeni süreci “bloklar arası ayrıştırma üzerinden” yürütecekti.

Yeni hamlelerin hayata geçmesi uzun sürmedi ve Kayyumlar üzerinden Erdoğan’ın B Planı hayata geçti.

Artık AKP/MHP bloğu vardı ve Erdoğan karşısında CHP-HDP bloğunu görmek istiyordu.

Erdoğan’ın keyfini kaçıran İYİ Parti ise, erken seçime kadar bağlı olduğu ittifaktan koparılmak üzere şimdilik “ikincil öncelikteki hedef” noktasına çekildi.

Erdoğan, ortaya koyacağı yeni kamplaşma siyasetinin birbirine benzemeyen CHP-HDP-İYİ Parti tabanlarında rahatsızlık yaratacağını biliyordu.

Kayyumlara HDP karşı çıkacaktı ama İYİ Parti tabanının karşı çıkması mümkün değildi. Böylece CHP, her adımda sürekli “büyükşehirlerde başarı getiren” ittifak söylemini yeniden inşa etmekte ve denge kurmakta zorlanacaktı. Ama bununla da kalmayacaktı elbette. Madem 1980 öncesinin “karşıt cepheleri” referans alınarak yeni propaganda faaliyetleri başlayacaktı.

O halde CHP’yi HDP’nin yanına itmenin yanında tıpkı 1990’lı yıllarda olduğu gibi “başörtüsü karşıtlığı, seçkincilik, gayri millilik” gibi tartışmaların da yeniden gündeme gelmesi gerekiyordu.

Böylece hem CHP tabanı tekrar savunma pozisyonuna itilecek hem de İYİ Parti tabanı başta olmak üzere tüm sağ - muhafazakar seçmene “CHP’nin kendilerine ne kadar uzak” olduğu propagandası yapılabilecekti. Zaten yeni döneme uygun söylemin egemen olması da çok uzun sürmedi. Uzun zamandır televizyonlarda ve gazetelerde rastlanmayan “Başörtülülere saldırı” haberleri bir anda toplumun gündemine taşınmaya başlandı. Aynı anda başlatılan “CHP = Seçkincilik” propagandasının sembolleri ise “Cumhuriyet Kadını - Cumhuriyet Erkeği” söylemi üzerinden yeniden gündeme taşınmış oldu. Erdoğan, büyükşehirlerde kazanılan başkanlıkların CHP tabanında yarattığı “özgüvenin” manipüle edilebilir olduğunu da görmüştü ve tam da oraya “özgüvene” oynamaya başladı.

Ancak erken seçime mecbur olan Erdoğan ve AKP’nin acelesi de vardı.

Her şey bir an önce olmalıydı ve mevcut tehditler en kısa sürede en aza indirilmeliydi.

Zira Atlantik-Avrasya çatışmasının tam ortasındaydı ve ekonomi her anlamda AK Parti’nin yumuşak karnıydı.

Ne olacaksa çabucak olmalı, 2020’deki erken seçime kadar AK Parti/MHP tabanı kader ortağı haline getirilirken CHP, hızla HDP’ye itilmeli ve İYİ Parti tabanı da AK Parti’nin yanına çekilmeliydi.

Bu yüzden gündemin merkezine her ne pahasına olursa olsun CHP’nin oturtulması gerekiyordu.

CHP ne kadar konuşulursa Erdoğan’ın “yeni döneme dair planları” o derece başarılı olacaktı.

CHP ne kadar gündemde kalırsa kamplaşma o kadar kolay olacaktı.

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın planını gördü
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sarayın CHP üzerinden inşa etmeye çalıştığı yeni çatışma dilinin farkındaydı.

AK Partinin, onu ve CHP’yi itmeye çalıştığı noktadan büyük bir hassasiyetle uzak durmaya çalışıyordu.

Kayyumların atanmasının ardından CHP’den “sokak hareketi” bekleyenlerin aksine “Bu tür olaylar yaşanınca sokağa çıkmak, protesto etmek gibi durumları doğru bulmuyoruz” açıklamasını yaptı.

Zira AK Partinin tüm yandaş medyasıyla beraber pusuda beklediğini biliyordu.

Ancak sorun sadece bu değildi. Kılıçdaroğlu, güvendiği farklı kaynaklardan CHP’nin içinin de karıştırılacağına dair sürekli uyarılar alıyordu.

AK Parti’nin özellikle “devletin resmi kurumlarını” kullanarak CHP’yi hedef aldığını geçmişte de defalarca dile getirmişti.

Fakat özellikle Çubuk’ta yaşanan “linç girişimi” sırasında “bir takım güvenlik görevlilerinin tutumu” ve ardından “olayların elebaşlarına gösterilen hoşgörü” Kılıçdaroğlu’nun AK Parti’nin neler yapabileceğine dair kuşkularını arttırmıştı. Bu yüzden endişeliydi.

Bu yüzden arka arkaya açıklamalar yaparak partisini uyarmaya çalışıyordu.

“Tek adaylı” kongre talebinin ardında yatan asıl amaç; hem kongreler sürecinde CHP’de karışıklık görüntüsünün önüne geçmek hem de bu süreçte “adaylar üzerinde uzlaşı sağlanmasını” temin ederek tüm örgütü AK Parti’nin yeni saldırılarına karşı birlikte mücadele etmeye hazırlamaktı.

Kılıçdaroğlu, özellikle ekonomik sorunlara çözüm bulamayan ve hukuk dışı yolları sürekli zorlayan bir anlayışla karşı karşıya olduğunu çok iyi biliyordu.

AK Parti, mutlaka bir operasyon yapacaktı ama zamanını kestiremediği için sürekli tetikteydi.

Ardından Rahmi Turan’ın o meşhur yazısı ortaya çıktı. Yazıyı okuduğunda muhtemelen “Operasyon Başladı” diye düşündü.

Ancak sadece bir yazıya dayanarak yapılacak bir şey yoktu ve bir sonraki hamleyi izlemeye başladı.

Ertesi gün, çok önceden planlanan, İsmail Küçükkaya’nın “Çalar Saat” programına gittiğinde de aynı ruh halindeydi. Rahmi Turan’ın yazısını okuyunca ne düşündünüz?” sorusuna:

“Ben şaşırmadım efendim. Ben şaşırmadım. Zaten CHP’yi nasıl dağıtırız, nasıl kendi içinde kavga çıkar... Bunun için çalışan ekipleri var zaten. Ekipleri var. Bunu ben yeni söylemiyorum. Defalarca söyledim. Arkadaşlarıma söyledim. Partililere söyledim. Bakın dedim önümüzdeki süreçte yine masa, yine sandalye atılan, yine yumrukların atıldığı bir süreci yaşatmak istiyorlar bize. Adamlar tutuldu, paralar verildi. Biz bunları gayet iyi biliyoruz. Erdoğan’ı az önce söyledim zaten. Barış Pınarı Harekatı var, o Millet İttifakını nasıl dağıtırım onun hesabı içinde. Ya akıl var mantık var kardeşim ya. Başka işin gücün mü yok? Sonra bir kişi diyor niye bir kişi? Başka kişileri de götürebilir. Başka kişileri de davet edebilir. Yani CHP üzerinde oyun mu! Evet CHP üzerinde.” diye cevap verirken, Küçükkaya “Bu doğru mudur efendim! Bu doğru mudur?” diye araya girince Kılıçdaroğlu konuşmasına şu sözlerle devam etti:

“Erdoğan’ın CHP’yi dağıtmak için, CHP’yi kavgalı, kendi içinde kavgalı bir partidir; bunlar memleketi yönetemez diye bir algı yaratmak istiyor. Bunun için de elinden gelen her şeyi yapıyor. Bakın devletin en kilit, en kilit noktalarındaki kişileri devreye soktuğunu biliyorum.”

Görüleceği gibi Kılıçdaroğlu, Rahmi Turan’ın yazısına cevap vermiyor aslında. O, uzun zamandır kendisine gelen “Operasyon” uyarısına cevap veriyordu. Kılıçdaroğlu’nun Rahmi Turan’ın yazısı için “şaşırmadım” demesi de bu nedenleydi. Çünkü Kılıçdaroğlu biliyordu ki, CHP içerisinde Saray ile işbirliği içerisinde olan “bir klik” de vardı. Ve yazının bu amaca matuf olduğunu tasavvur etti.

Küçükkaya devam etti sormaya: -“Kim? Kimin, nere? Hangi kurum?”

Kılıçdaroğlu: -“Efendim isim vermek istemiyorum ama bunu herkes biliyor, herkes anlar. Devleti tanıyan, devleti bilen herkes anlar bunu.”

Küçükkaya: -“Siz bunu okuduğunuzda doğrudur dediniz mi?

Kılıçdaroğlu: -“Evet”

Küçükkaya: -“Dediniz.”

Kılıçdaroğlu: -“Evet!”

Küçükkaya: “-Tahmin ettiniz mi, isim, yani Erdoğan şunu çağırmıştır, bunla görüşmüştür?”

Kılıçdaroğlu: -“Yo yani özel bir tahminde bulunmak istemiyorum ama doğrudur yani…”

Küçükkaya: “-Ama aklınızdan geçiyor mu birileri?”

Kılıçdaroğlu: “-İsim vermek istemem!”

Görüleceği üzere Kılıçdaroğlu aslında özel anlamda Rahmi Turan’ın yazısına cevap aramıyordu. O, hala, uzun zamandır AK Parti’den beklediği operasyonun “farkındayım” demeye uğraşıyordu.

Ancak ortada bir de son cevap vardı: “İsim vermek istemem!” Bu cümle önemliydi zira Kılıçdaroğlu’nun aklında gerçekten bazı isimler vardı. CHP içinde bir “kliğin” oluştuğunu biliyordu ve parti zarar görmeden bu ekipten kurultay sürecinde sessizce “kurtulmak” istiyordu.

24 Haziran'da da aynı klik karşımıza çıkmıştı
Ancak hesaplar bir anda karıştı. Zira programı tüm Türkiye gibi “malum kliğin” üyeleri de izliyordu ve bu cümle üzerine paniğe kapılan klik, Muharrem İnce’nin ismini telaşla piyasaya sürdü!

Böylece Kılıçdaroğlu’yla Muharrem İnce’yi bir kez daha “karşı karşıya” getirmiş olacaklardı. Çünkü Kılıçdaroğlu da “İsim vermek istemem” dediği için sanki İnce’ye operasyon yapan kendisiymiş gibi bir pozisyona sokulmuş oldu.

Yani Kılıçdaroğlu, “beklediği operasyonun” başladığını düşünerek bir söz söylerken “CHP içindeki klik” karşı hamlesini yaparak oyunu başka bir noktaya taşıdı.

Ancak Muharrem Bey de Kemal Bey gibi bu kliğin kim olduğunu biliyordu. Bu yüzden hedefine Kemal Beyi oturtmadı.

Zira İnce, bu kliğin ne yapabileceğini 24 Haziran’da yaşayarak öğrenmişti.

Bu kliğin “radikal” kanadı İnce hakkında “karısı kaçırıldı, tehdit edildi” gibi yalanları İnce’nin hemen yanındayken el altından piyasaya sürmüş, “sosyal demokrat” kanadı da “tutanakları ve sağlıklı veri akışını vermeyerek” Muharrem İnce’nin gece boyunca açıklama yapmasını ve kitlelerle buluşmasını engellemişti.

O gecenin sabahında Muharrem İnce “içeriden vurulduğunu” anlamıştı ama karanlık gece çoktan bitmişti.

İnce şimdi aynı durumun yaşanmaması için “en üst seviyeden” tepki vermeye başlamıştı.

Ve bedeli ne olursa olsun 24 Haziran’da açılan hesabı kapatmaya kararlıydı.

CHP’ye operasyon yapan CHP içerisindeki ekip
Muharrem İnce, Saraya asla gitmemiş olmasına rağmen Rahmi Turan eliyle yazılan yazıda iftiraya uğradığını ve bu iftiranın CHP Genel Merkezinde pişirildiğini söyledi. İnce’nin konuşmalarının satır aralarına baktığımızda kimleri kastettiğini anlamak mümkün. İnce kendisine iftira atan ekipten söz ederken “Bu parti kapatılsın, dernek yapılsın diyenler mi benim CHP’liliğimi sorgulayacak” diyordu. Aslında bu tarif Sayın Kılıçdaroğlu’nu kenara iterek asıl hasımları tarif ediyordu.

Bu cümle, CHP’de çok etkin noktalara gelmiş olan ve benim daha önceki yazılarımda da değindiğim “bir hareketin” kullandığı bir cümleydi.

O hareketin içinde yer alan ve “CHP sosyal demokrasinin önündeki en büyük engeldir, kapatılmalıdır” diyen isimler bugün CHP’de Genel Başkan Yardımcılığı, büyükşehirlerde il başkanlığı, belediyelerde başkanlık gibi çok önemli pozisyonlara kavuşmuş durumdaydılar.

Hatta aynı hareketin uzunca bir süredir yoğun olarak örgütlendiği de, özellikle Doğu-Güneydoğu delegasyonu arasında güçlendiği de biliniyordu.

Muharrem İnce, kendisine kumpas kuran ekip olarak onları yani “hareketi” işaret ediyordu.

Kumpas önce Kılıçdaroğlu’na kuruldu
Bu “hareket” kimdi? Sosyal demokrasi temelinde, pek çok Amerikan düşünce kuruluşları ile irtibatlı isimler tarafından “CHP karşıtı” olarak başlayan bu “hareket”, CHP’de örgütlenerek yönetimi ele geçirmeyi hedefleyen bir “gruba” dönüştü.

Bugün altın çağını yaşayan hareketin içinde arka plandaki hedefi ve gizli ajandayı fark etmeyen çok saygın sosyal demokratlar bulunduğu gibi, kapalı siyasetin tüm unsurlarını hoyratça kullanmaktan çekinmeyen bir klik de var.

Kılıçdaroğlu’nun, benim de katılarak yakından takip ettiğim 26 – 27 Temmuz’daki Belediye Başkanları Çalıştayında ortaya koyduğu “7 maddelik yerel yönetimler ilkelerine” uymayan “bu harekete” mensup belediye başkanlarının başına buyruk hallerinden ve yoğun örgütlenme faaliyetinden oldukça rahatsız olduğu zaten biliniyordu.

Akçeli mevzulara asla müsamaha göstermeyen Kılıçdaroğlu tepkisini açık bir şekilde dile getiriyor, CHP içerisinde oldukça güçlenen bu klik belediyeler aracılığıyla güce kavuştukça “Kılıçdaroğlu’ndan kurtulmanın yollarını” arıyordu. İki aya yakındır kliğin içindeki bir genel başkan yardımcısına randevu vermeyen Kemal Bey, yalnızca bu nedenle dahi operasyonun ilk hedefi olacaktı.

“Hareketin” içindeki 'Asıl Kadro - Klik' radikallerle işbirliği yaptı
2016’dan itibaren Türkiye’nin Doğu Bloğuna temayül göstermesi gibi nedenlerle CHP’deki Radikaller üzerinden Saray ile temas kurmayı ve onların gücünden faydalanmayı hedefleyen bu klik, belediyeler sayesinde etkin bir şekilde “maddi gücünü arttırınca” rotayı “genel başkanlık” makamına çevirdi. İşbirliği yapacakları ekip de Radikaller olacaktı.

Daha önce Kılıçdaroğlu’na karşı liste hazırlayan bu klikten bir isim Kılıçdaroğlu’nun listesine dahil edilince süreci sessizce takip etmeye başlamış, yerel seçimlerdeki aday belirlemelerde de aktif rol oynamıştı.

Muharrem İnce “NATO ile çalışacağım” deyince hedefe oturtuldu
Kılıçdaroğlu’nun dış politikada Batı’yı ve Avrupa’yı kucaklayan tavrı ile ilk dönemler çelişmeyen “hareket”, mevzu ticarete dönünce Doğu ülkeleri tarafından fonlanan isimlerle işbirliği yaparak kurucu felsefe ile olan zayıf bağlarını tamamen kopardı ve buldukları her fırsatta yüzlerini “dolardan” yana döndüklerini izler olduk.

Radikaller de, ulusalcılar tarafından takdir görüyor olsa dahi, Cumhurbaşkanı adaylığı sırasında “Ben tabii ki NATO ile çalışacağım” ifadelerinde bulunması nedeniyle Muharrem İnce’nin üzerini çizmişlerdi.

Daha önce İnce’yle yakın temas halinde bulunmaya çalışan ancak İnce’nin fark edip hızla tasfiye ettiği kimi isimler Saraya yakınlıkları sayesinde “Radikaller” bu “hareket” ile “ortak çıkar” temelinde bir araya geldiler ve hem Kılıçdaroğlu’na hem de İnce’ye kumpas kurdular.

Kılıçdaroğlu, İmamoğlu – Kaftancı çatışmasından rahatsız
Meselenin bir de İstanbul ayağı hesaba katmamak, analizin eksik kalmasına neden olacaktır. Ekrem İmamoğlu ile Canan Kaftancıoğlu arasındaki “kahraman sendin – bendim” tartışmasının Kemal Bey’in pek hoşuna gitmediği bir gerçek. Necati Özkan kitabında seçimde tutanak krizi yaşanmaması olarak kendi kurduğu profesyonel ekibi işaret edince Canan Kaftancıoğlu il yönetimi olarak başardıklarını belirterek İmamoğlu ile açıktan değil, Özkan üzerinden bir kavgayı tetikledi. Muharrem İnce’nin 24 Haziran’ında %40 açıklamasını yaparak yanlış veri açıklayan ve tutanakları elde edemeyen Kaftancıoğlu’nun yerel seçimlerde bir anda örgütü eksiksiz yönetebiliyor olması hayatın olağan akışına aykırı elbette. Ancak mesele kahramanın kim olduğunda değil, kim ile çalışmak istediğinde kilitleniyor. İmamoğlun’nun Kaftancıoğlu ile çalışmak istemediği sır değil. Kaftancıoğlu’nun İmamoğlu’nun bürokratlarını “Siz memursunuz, lütfen toplantıyı terk edin. Bu siyasi bir toplantı” diyerek odadan çıkarttığı örgütte yüksek sesle dillendirilen konulardan.

Kaftancıoğlu’nun akçeli mevzulara çok katı bir dille karşı çıkması nedeniyle, kendisini daha kâh listelerine alarak kâh listere yazdırarak desteklemiş olan, “Ankara'daki abilerinize güvenmeyin. Ankara'daki abilerine kapora yatıranların kaporaları yandı. Bol sıfırlı çekleri verenler çeklerini geri alsın” diyen isimler tarafından artık iltifat görmeyeceğini tahmin etmek zor değil.

Kaftancıoğlu’nun kendisinin de gidişatından rahatsızlık duyduğu hareketin desteğini kaybetmekle birlikte, mevcut dosyası nedeniyle erken seçimlerde milletvekili seçilmeyi düşünebileceği de ortada. Bu yüzden Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanı’yken “istifa edip milletvekilliğine aday olmak” yerine Kılıçdaroğlu tarafından Genel Merkeze çekileceği ve “parti içi kavga görüntüsünden” uzak tutulacağı da konuşuluyor.

Muharrem İnce ile Eren Erdem aynı ekibin kumpasına uğradı
İstanbul konusu bitmedi elbette. Muharrem İnce aynı zamanda Eren Erdem’in AK Parti tarafından hedefe oturtulduğunu, tutuklanacağının bilinmesine rağmen milletvekili aday listelerinde yer verilmemesinin de kendisine kumpas kuran klik tarafından gerçekleştirildiğini dillendirdi. Yani bu “hareketin” neleri göze alabileceğini de gösterdi.

1,5 yıllık tutukluluğu süresince yaşadığı mağduriyeti de göz önünde bulundurunca İstanbul İl Başkanlığı adaylığı için Erdem’in ismini dillendirenlerin sayısı pek de az değil. Kaldı ki Erdem de İnce gibi hem CHP tabanının hem de Kürt seçmenin teveccüh gösterdiği bir isimdi ve Kılıçdaroğlu da bu meselenin farkına sonradan vardığı için her Salı grup konuşmasında Erdem’in tutukluluğuna karşı itiraz sesini yükseltti. Ekrem İmamoğlu’nun partili bir belediye başkanı olmamak için verdiği uğraş ve Erdem ile İmamoğlu’nun yakın ilişkileri düşünüldüğünde Erdem’i İmamoğlu’nun gönlündeki aday olarak değerlendirmek yanlış olmayabilir. Bunu da zaman gösterecek bizlere.

Kılıçdaroğlu’nun Millet İttifakını bir arada tutulmasını engellemek istiyorlar
Biliyorum biraz uzun oldu ama ilişkiler ağı o kadar karmaşık ki ve birbirine benzemez olan iki yapı o kadar içi içe görünüyor ki kısa bir şekilde aktarmak mümkün değil. Dönelim biz, asıl meseleye.

Erdoğan’ın CHP ile HDP’yi yan yana göstermek ve milliyetçi söylemler üzerinden İYİ Parti’yi ittifak dışı bırakmak için yerel seçimler sonrası devreye koyduğu “B Planını” daha önce Euronews’teki yazımda anlatmıştım.

“Saray ve Radikaller” ile iyi ilişkiler kuran bu klik, Kılıçdaroğlu’nun “Millet İttifakını” bir arada tutabilmek amacıyla hamleler yapmaya çalıştığı dönemde CHP’nin HDP ile yan yana görünmesini amaçlıyordu. Zira HDP kanadıyla ilişkileri kuran da aynı “hareketin” üyeleriydi.

Ancak Kılıçdaroğlu, Millet İttifakının devamı noktasında İYİ Parti’nin taşıdığı kilit önemi bildiği için asla onları uzaklaştıracak hamleler yapmak istemiyordu.

Bu yüzden “hareketin” taleplerinin aksine “dengeli bir siyaset” izliyordu. Zira hem yerel seçimlerde gelen Kürt oylarının kaybedilmemesi hem de Erdoğan’ın “ittifak oyununa” %50’nin kurban edilmemesi için tek yol “denge” siyaseti olarak görünüyordu. İşte bu hamlesi sebebiyle operasyonun hedefine “iki lider” aynı anda konuldu.

Kılıçdaroğlu ve İnce’nin bir araya gelmesini istemediler
Kılıçdaroğlu, yakın çevresine “Muharrem Bey dokunulmazlıklar sürecinde hayır dedi.

Ahmet Türk ziyareti de çok olumlu karşılandı. Kimse onu terörle yan yana gösteremez. Üstelik en sıkıntılı dönemde Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etti. Bana karşı aday oldu ama parti görevi olunca kabul edecektir zannediyorum. Kendisine ikinci adamlık teklif edeceğim” dediğinde aklında olan şey muhtemelen fazlasıyla güçlenen “hareketi” dengelemek ve “ittifak projesini” erken seçimlere sağ - salim ulaştırmaktı.

Bu teklifin önüne geçmesi gerektiğini ise “hareket” tahmin edebiliyordu ve Muharrem İnce ile Kılıçdaroğlu’nun bir araya gelerek hem İYİ Parti tabanını hem de Kürt seçmeni rahatsız etmeden yol yürümesine mani olmak istediler.

Kemal Kılıçdaroğlu’nu ve olası aday Muharrem İnce’yi ekarte etmek isteyen bu klik öncelikle ikilinin yan yana durmasına engel olmak istedi. İkinci olarak da iki adayı yıpratarak, kendi adaylarını kurultay öncesinde parlatmayı hedefliyorlardı. Bunun için yapılacak olan basitti. Ancak gerekli etkinin yapılabilmesi için yandaş medya değil, hiçbir CHP’linin kayıtsız kalamayacağı bir mecra gerekiyordu. O mecra Sözcü Gazetesiydi.

Sözcü Gazetesi kullanıldı
Fakat Sözcü Gazetesi ile “hareketin” arası yoktu. Belki de “hareketin içinden bir genel başkan yardımcısı”, ulusalcı medya ile arası iyi olan “başka bir genel başkan yardımcısı” aracılığıyla Sarayın bir adayı olduğu yalanını Talat Atilla’ya fısıldayarak düğmeye bastı.

Talat Atilla daha önce Zeynep Altıok’un Atatürk fotoğrafını Meclis’ten indirdiğini yazan isimdi.

CHP’ye bu tarz haberler üzerinden operasyon çekmenin ne kadar da kolay olduğu belki de “hareket” o günlerde öğrenmişti.

Habertürk yazarı Nagehan Alçı’nın, neden Sözcü gazetesi üzerinden operasyon çekildiğini gayet sarih bir dille anlattığı “Muharrem İnce’ye Kurulan Büyük Kumpasın Arka Planı” isimli yazısı ufuk açıcıydı. Uğur Dündar’ın bu mevzuya “düşmemesinin” arka planının anlatıldığı hususlara ben de katılıyorum. Ancak Sedef Kabaş, Merdan Yanardağ gibi ulusalcı kesimin saygı duyduğu kalemlerin de bu operasyona şiddetle karşı çıkmalarını da göz önüne alıyorum ve böylece meselenin yalnızca “radikal” bir ekip tarafından büyütüldüğü sonucuna ulaşıyorum.

Kılıçdaroğlu konuşma metinlerini yazan isimlere dikkat etmeli
Dikkatimi özellikle çeken bir konu da Kılıçdaroğlu’nun Rahmi Turan’ın yazısı yazılmadan bir gün önce yaptığı bir konuşmada “Sözcü gazetesi yeni amiral gazetedir” cümlesi üzerinden yargılanan gazetecileri savunması oldu. Şahsım dahil olmak üzere, her gazetecinin Anayasal hakkını sonuna kadar savunan Kemal Bey şahsen böyle düşünüyor olsa da, amiral gemisinin başyazarının operasyon çekerek kendisini de “operasyoncuymuş” gibi göstermeye çalıştığını artık anlamış olmalı.

Kemal Bey, Sözcü’yü amiral gazete ilan ettikten bir gün sonra gazetenin başyazarının kumpasına uğradı.

Rahmi Turan’ın gazeteden hala istifa etmemiş ya da ilişiğinin kesilmemiş olması da ayrıca düşündürücü…

Fazla ihtiyatçılıktır belki benim düşüncem ama ben Kemal Bey’in yerinde olsaydım, konuşma metinlerimin arasına bir gün önce bu ifadeyi sıkıştıran isim kimdi, o isme bu cümleleri yazmasını kim tavsiye etmişti, ona da bakardım. Zira yan yana gelmez sanılan iki klik birleşerek Kılıçdaroğlu’na ve İnce’ye kumpas kurmuş gibi görünüyorlar.

Üstelik bu operasyon, Kemal Bey’in devlet kurumlarından bekliyorum dediği operasyon dahi değil! Yani bu CHP’deki iç hesaplaşma ve sadece birinci perde ve Saray henüz hamlesini yapmadı bile…

https://tr.euronews.com/2019/11/25/chp-de-erken-hesaplasma-perde-1-klicdaroglu-ve-ince-ye-kumpas-kuran-chpli-ekip

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.